Hamilelik, Doğum Ve Doğum Sonrası Korku Ve Travmalar - Yaşam ve Toplum Haber

SON DAKİKA

Post Top Ad

Post Top Ad

Paylaşın Başkaları Da Bilgilensin

Hamilelik, Doğum Ve Doğum Sonrası Korku Ve Travmalar

Hamilelik haberinin alındığı andan itibaren başlayan korku ve kaygılar, aşırı yaşandığında doğum ve doğum sonrası bazı travmalara neden olabiliyor.
Korku doğal bir duygu, ancak aşırı kaygı oluşturacak şekilde korkulara odaklanmak her dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Çocuk sahibi olma sürecinde de bu durum böyle. Anne adaylarının hissettiği doğal korkular yerini aşırı kaygıya bıraktığında, süreç de travmatik ilerleyebiliyor. Bu korkular kendi korkularını yenememiş olan bazen bir yakınından bazen de sağlık personelinden bile bulaşabiliyor anne adaylarına… Ve anne adayı korkular sonucunda yaşadığı istenmeyen olayların travmatik etkilerini zincirleme bir şekilde çocuğuna aktarabiliyor ve kendi yaşamı boyunca bazı olaylarda bu çözülememiş travmalar yüzeye çıkabiliyor. Peki, kadınların hamilelik, doğum ve doğum sonrası bu 3 özel döneminde travma yaşamamak için nelere dikkat etmeleri gerekiyor? Ya da yaşanan travmalar zihinden nasıl temizlenebiliyor? Bu konuyu Sosyal Hizmetler Uzmanı ve EMDR Terapisi Uygulayıcısı Feyza İmren ile konuştuk. Feyza İmren, kadınların hamilelik ve doğum öncesinde mutlaka bilgi sahibi olmaları, kişisel gelişimlerine önem vermeleri ve yardım almaktan çekinmemeleri gerektiği gibi 3 önemli noktaya dikkat çekiyor.

Hamilelikte anne adayı en çok nelerden korkuyor?
Hamilelik dönemi tüm güzelliği ve özelliği ile birlikte anne için bilinmeyenleri içeren, hayatının tümüne yansıyacak pek çok değişimi beraberinde getiren bir süreç. Bu süreçte eş rolüne ilave farklı sorumluluklar ve annelik rolü başlar. Yeni rol ile bu dönem yaşam şeklinden sosyal hayata, cinsel hayattan akrabalık ilişkilerine kadar uzanan fiziksel, biyolojik ve psikolojik değişim ve etkileşimleri beraberinde getirir. Değişimin kendisi çatışma içerir. Bu çok yönlü değişim kaygı ve korkularla anne adayında içsel çatışmalara neden olur. "Ya düşük yapar ve bebeğimi kaybedersem", "Doğum sürecini nasıl başaracağım?", "İyi bir anne olabilecek miyim?", "Bebeğime yeterli bakımı sağlayabilecek miyim?", "Vücudum ne hale geldi, eşim eskisi kadar çekici bulmazsa, benden soğursa", "Eski halime kim bilir ne zaman kavuşacağım ya hiçbir zaman eskisi gibi olamazsam" gibi söylemleri çok duyarız. Doğum sırasında yaşanacaklar, çekilecek sancı, bebeği ve kendi hayatını kaybetme düşüncesi, bebeğinin sağlıklı olup olmayacağı, anneliği başarıp başaramayacağı, eşinin iyi bir baba olup olmayacağı, bedensel değişikliklerle artık beğenilmeyeceği, eşi tarafından istenmeyeceği, bulantı, iştahsızlık veya aşırı iştah, uyku sorunları gibi ortaya çıkan sorunlar, hamilelik depresyonu yaşar mıyım düşüncesi, yardım amaçlı ev yaşamına dahil olacak kişilerle ilişkilerin nasıl yürüyeceği, hormonal değişiklikler sonucu oluşan yoğun ve değişken duygu durumları anne adayını zorlar. Özellikle de hamileliğin başlangıcında yoğun salgılanmaya başlayan östrojen ve progestron hormonları, anne adayında duygusal ve fiziksel değişimlere neden olur. Bebeğin gelişmesi ve doğması için gerekli olan bu hormonların neden olduğu duygusal çalkantılar; tasalanma düzeyinde olabilecek bu söylemlere yoğun kaygı ve korku duyguları eşlik eder. Aslına bakılırsa bu durumlardan kim tasalanmaz ki… Ama aslında anne adayı sadece tasalanıyor mu yoksa kaygı/korku duyguları içinde mi, bu önemlidir.

En çok korkulan konulardan biri de doğum. Sizce neden doğumdan korkuyor anne adayı? 
Doğum korkusu (tokofobi) yaşayan kadınlar doğum yapmaktan, doğum esnasında çok acı çekmekten, ölmekten, sağlık problemlerinden yoğun korku duyarlar. Bu kişiler doktorlarına, hastaneye, sağlık ekibine, kendilerine hiç güven duymazlar ve doğum esnasında, bebeğe ve kendine bir şey olacağı korkusunu çok yoğun yaşarlar. Bebeğine iyi bakamayacağı, onun sorumluluğunu alamayacağı ve başarısız olacağı korkularını yaşarlar. Anne adayının deneyimleri, çevresel faktörler, kişilik yapısı ve kaygı düzeyi doğum korkusuna neden olan etkenler arasında sayılabilir. Yaşanılan çevre ve çocukluk döneminden itibaren anneden, akrabalardan, arkadaşlardan duyulan hamilelik ve doğum hikayeleri "öğrenilmiş korku" olarak kadının karşısına çıkar. Kendinin veya eşinin aile öyküsünde birtakım genetik rahatsızlıkların varlığı ve bebeğinin sağlıksız doğma kaygısı doğum korkusunu pekiştirebilir. Bu fobik duruma; anne adayının ara sıra da olsa çocukluk döneminden itibaran duyduğu sakat bebek doğumları, doğum esnasında hayatını kaybeden anneler, çok sancılı ve sıkıntılı olduğu belirtilen korkunç doğum hikayelerine yüklediği anlam neden olabilir. Bu durumun; kadının hamile olmaktan kaçınmasına, hamileliği sonlandırmasına kadar gidebildiği görülür. Geçmişinde sakat doğum veya bebek kaybı yaşayan annelerde de bu travmatik durumlar doğum korkusuna neden olabilir. Anne adayının yaşam öyküsünde var olan diğer travmatik olaylar da doğum korkusunu tetikleyebilir. Hamilelik dönemi depresyonu olan anne adaylarında depresyonun eşlik ettiği olumsuz duygu durumları doğum korkusunun oluşmasına neden olabilir. Kaygılı mizaç yapısı, zorlu durumlarla baş etme becerisinin düşüklüğü ve olumsuz düşünce yapısı korkunun oluşmasında alt zemin oluşturmaktadır. Kaygı ve korkular düşüncelerimizden, iç sesimizden kaynaklanır. Doğum ile ilgili düşünceleri ve bu düşüncelere eşlik eden duyguları takip etmek işe yarayacaktır. Bu iç sesi ne kadar olumlu tutabilirsek süreç de o denli sağlıklı işleyecektir. Doğum korkusu olan kadınların profesyonel destek alması, süreci sağlıklı ve mutlu yaşamalarına yardımcı olacaktır. Hamilelik sürecini güven duyduğu doktor ile birlikte geçirmek, doğum öncesi hastaneyi, sağlık ekibini görmek; kaygı ve korkuların azalmasını sağlayabilir. Doğum ne kadar rahat ve keyifli geçerse bebekle kurulacak bağ da o kadar güçlü olacaktır.

Doğum sırasında travma yaşayan anneler olabiliyor. Bunun nedenleri neler olabilir?
Doğum, yoğun duyguları içinde barındıran doğal fizyolojik bir olaydır. Doğum sırasında oluşabilen birtakım fiziksel sıkıntıların yanında anne adayı duygusal travma yaşayabilir.
• Hamileliğin istenen bir hamilelik olup olmadığı,
• Evlilik/ilişkinin durumu,
• Hamilelik sürecinin kalitesi,
• Kadınlık ve annelik rollerinin anne adayı için taşıdığı anlam,
• Beden algısı ve kendine güven düzeyi,
• Doğum süreci ile ilgili bilgi yetersizliği, var olan yargılar ve inançlar,
• Aile ve çevreden duyduğu doğum hikayelerinden etkilenme düzeyi,
• Aile ve çevre desteğinin düzeyi,
• Doktor, hastane ve sağlık ekibi ile yaşadığı süreç,
• Kişilik yapısı, baş etme becerilerinin yetersizliği.
Tüm bu ve bunlar doğumun travmatik etkiler bırakmasında rol oynayan faktörler arasında sayılabilir.

Doğumda travma yaşamamak için neler yapılmalı? 
Anne adayı doğum hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olursa bu süreçte yaşananların doğal olduğu ve üstesinden gelebileceğini de öğrenir. Yaşanan sıkıntıların travmatik etki bırakma olasılığı azalır. Anneler kadın olmak, anne olmak ve bebek sorumluluğunu üstlenmek ile ilgili düşünce ve duygularını gözden geçirmelidir. Kendisini olumsuz hissettiren duygu ve düşünceleri tekrar tekrar yaşadığı durumda ise profesyonel bir destek almaktan kaçınmamalıdır. Çocuk olunca nasılsa düzelir düşüncesi yerine evliliğinde/ilişkisinde halledemediği durumları hamilelik öncesi çözüme ulaştırmaya çalışmalıdır. Hamilelik sürecini güvenebileceği bir kadın doğum uzmanı ile birlikte götürmelidir. Çevreden duyduğu çeşitli hikayelere ve önerilere prim vermektense kafasındaki soruların cevaplarını doktorundan öğrenmelidir. Bebeği ile arasındaki bağı hamilelik sürecinde güçlü tutmalıdır ki, bu, doğumda da devam etsin. Bebeğinin kendisinin duygu durumu ile birebir bağlantıda olduğunu unutmamalıdır. Bu süreci olumlu duygu ve düşüncelerle geçirmesi, bebeği ile ilişkisinin kalitesini arttıracaktır. Hamilelere yönelik hamilelik: psikoloji rahatlama ve gevşeme egzersizleri ile hamile yogası çalışmalarından faydalanmalıdır.

Doğum sonrası depresyonunun nedeni de çözülemeyen travmalar olabilir mi?
Doğum sonrası depresyon (Postpartum Depresyon (PPD)), anne ve çocuk sağlığını önemli ölçüde etkileyen bir rahatsızlıktır. Doğumdan sonraki ilk 1 yıl içinde görülebilen ve uzun yıllar devam edebilen bu rahatsızlığın %10-15 annede görülebildiği ifade edilir. Travma, kişinin zihinsel ve duygusal durumunu olumsuz etkileyen ve gündelik yaşamını bozan olaylar olarak tanımlanabilir. Travmatik yaşantıları, yaşanan sıkıntılı durumlardan ayıran özellik; kişinin yaşanan olayı yaşamsal ve vücut bütünlüğüne, sevdiklerine veya inanç sistemine tehdit olarak algılamasıdır. Dehşet, panik ve kaygı duyguları ile anlamlandırma, denetleme ve bağlantı kurma becerileri bozulur ve kişi kendini çaresizlik içinde bulur. Travmalardan sonra depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu oldukça sık görülür. Bu nedenle travmanın doğum sonrası depresyona neden olan etkenler arasında olduğu söylenebilir. Travma, kişinin yaşamında fiziksel, duygusal, zihinsel, davranışsal ve sosyal alanlarda görülen stres tepkilerine neden olur. Mide bulantısı, kusma, yorgunluk, kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı, titreme, bayılma hissi, baş dönmesi gibi fiziksel belirtiler, kaygılı olma, üzüntü, depresif duygu durumu, korku, suçluluk, panik, kızgınlık, hayal kırıklığı, dikkat bozukluğu, sorun çözememe, sık değişen düşünceler, uyku bozuklukları ve kabuslar, ani davranışlar, maddenin kötüye kullanımı, tepkisellik, başkalarını suçlama, yeme bozuklukları, iş-okul evlilik sorunları, insanlardan uzaklaşma, herşeyi kontrol etme isteği, suçlayıcı ve yargılayıcı olma gibi tepkiler görülür. Annenin bu çok yönlü olumsuz durumundan bebeğin de etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle yaşanılan en son olayın üzerinden yaklaşık olarak 3 ay geçtiyse ve anne benzer tepkilerin bir kısmını bir ay boyunca sürekli olarak yaşamışsa ve bu yaşadıkları yaşamsal süreçte, ilişkilerinde bozulmalara yol açıyorsa profesyonel bir yardım almak yararlı olur ve önemsenmelidir.

Tüm bu travmalar çözülemezse çocuğa da geçiyor mu? 
Travma, kendi içinde olumsuz duygu, düşünce ve davranışların oluşmasına neden olan bir durumdur. Bebeğin bilişsel, fiziksel gelişimi anne ve çevresi ile olan kurduğu bağ ile doğru orantılıdır.

Travmalar nedeniyle, annenin değişken duygu durumu, mutsuzluğu ve depresyonu bebeğin duygusal yoksunluk ile karşı karşıya kalmasına neden olur. Bu yoksunluk, çocukluk döneminden yetişkinliğe kadar uzanabilir. Bebeğin duygusal ihmale uğraması, ihtiyaçlarının gerekli zamanda gerektiği kadar karşılanmaması, anne ile doyumlu fiziksel temas kuramaması, gelişimi için gerekli uyaranları alamaması güvensiz bağlanmaya neden olur. Anne bebek arasında oluşan bağlanma modelinin güvenli ya da güvensiz, kaygılı veya kaçıngan olması, bebeğin ileri yaşlardaki tüm ilişkilerini ve kendilik değerini etkileyen bir faktördür. Çocuk güvensiz, kırılgan ve stresle başa çıkma becerisi düşük bir birey olabilir. Duygusal yoksunluk yaşayan bebekte huzursuzluk, sürekli ağlama, yoğun gaz problemleri, uyku düzeninde bozukluk gibi belirtiler görülür. Bebekte güvensiz bağlanma oluşur. Ailenin yeterli duyarlılık ve hassasiyet içinde olması ve bebeği iyi gözlemlemesi olumsuzlukların erken fark edilmesini sağlar.

Doğum travmasından kurtulmanın, yolları nelerdir?
Bilişsel Davranışçı Terapi Tekniği, Psiko Dinamik Terapi, Hipnoterapi teknikleri ve EMDR metodu travma alanında uygulanabilen teknikler arasında yer alır. Tüm yöntemler kendi içinde başarılıdır. EMDR'nin ise Türkçe açılımı "Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme"dir ve güçlü bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bugüne kadar her yaştan yaklaşık 2 milyon kişinin farklı tiplerde psikolojik rahatsızlıklarının başarıyla tedavi edilmesini sağlamıştır. Günümüzde EMDR, birçok farklı terapi ekollerinden ögeleri içeren, farklı tanı almış durumlara özel standartlaştırılmış protokolleri bulunan, bütüncül bir terapi yöntemidir. EMDR'ye göre rahatsızlıkların, olumsuz duygu, düşünce, davranış ve kişilik özelliklerinin arkasında uyum bozucu, işlev bozucu, işlenmeden ve izole bir şekilde depolanmış bazı anılar yatar. Kişinin kendisi ile ilgili olumsuz inançları (örn: Ben aptalım), olumsuz duygusal tepkileri (başaramamaktan korkma) ve olumsuz somatik tepkileri (sınavdan önceki gece karın ağrısı) problemin kendisi değil, semptomları, yani bugünkü dışavurumlarıdır. Bu olumsuz inanç ve duygulara yol açan işlenmemiş anılar, şimdiki zamandaki olaylar tarafından tetiklenir. Doğal afetler, büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar işlenememiş anılar arasında yer alabilirler. EMDR, bu tür izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapidir. Beynin zamanında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar.

Kilitli kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin sağlanarak bilginin adaptif (uyarlayıcı, bağdaştırıcı) bir şekilde depolanması mümkün olur. Danışan artık rahatsız olmaz ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görür. EMDR terapisi ile sadece semptomlar ortadan kalkmaz. Yeni bakış açısının kazandırdığı pozitif inançlar ve olumlu duygular kişinin kendisini, ilişkilerini ve dünyaya bakışını da olumlu yönde değiştirip kişisel gelişim sağlar.

"Yeterince bilgi sahibi olursak, daha az travma yaşarız"
İnsanoğlu olarak uyum becerimizin çok yüksek oluğunu unutmamak gerekir. Örneğin; bir insan, doğaya hayvanların arasına bırakılıp yaşamını onların yaşamına adapte ederek sürdürebilir. Yaşanılan durumların travmatik etkiler bırakmaması adına yaşanan sürece ait bilgilerimizin yeterliliğine ve doğruluğuna dikkat edersek kolay uyum sağlarız. Yeterli bilgi; kaygı, panik, korku duygularını tasalanma düzeyinde tutmaya yardımcı olur. Yaşamımızda var olan ve gelecekte bizi bekleyen rollere yüklediğimiz anlamları gözden geçirmek; bu rolleri kutsallaştırma veya önemsizleştirme yerine yapabileceğimiz ve gelişebileceğimiz yanlarını bize gösterir. Böylelikle kendimizden ve çevremizden çok yüksek beklentiler ve gerçekleşmemeleri durumunda hayal kırıklılıklarına uğramayız. İnsanlarla iletişim içinde olmak, yardımlaşmaya açık olmak ve yaşamımızda var olan aktiviteleri yapmaya devam etmek zorlu dönemlerle baş etme becerilerimizin gelişmesini sağlar. Zorlu durumlarda, "Nasıl zayıfım, hiç birşeyi başaramıyorum, bu duygularla ben çıldırırım" gibi söylemler yerine duygu ve düşüncelerdeki değişimin süreçten kaynaklandığı ve geçebileceğini düşünmek paniğe kapılmanın önünü kesebilir. Gevşeme ve rahatlama sağlayacak bedensel çalışmaların yapılması ve ayrıca profesyonel destek alınması, bu tarvmaların etkisinin geçmişte kalmasını sağlayacaktır."

- EMDR Terapisi Uygulayıcısı Feyza İmren

Hazırlayan: Zuhal EYÜBOĞLU

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Post Top Ad

Paylaşın Başkaları Da Bilgilensin