Vakıflar Konusunu Bir Bilene Sorduk - Süleyman Dinç

Bir dönem Türkiye’deki vakıf sistemi konusunda yaptığım araştırmada dostlarım “Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı olan Süleyman Dinç Bey ile görüş, o sana oldukça geniş bilgi verecektir” deyince Süleyman Beye yönlendim ve iyi ki de yönlenmişim. O dönem bana vakıflar ve işleyişleri konusunda oldukça bilgi vermişti. Bu nedenle kendisi ile bir röportaj yaparak bu bilgileri sizinle de paylaşmak istedim. Halen, vakıflar dendiğinde danışılan biridir.


Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde göreve başladığınız dönemdeki vakıfları nasıl değerlendirirsiniz?

Süleyman Dinç: İlk dönemlerde bürokratik engellemeler, sıkıntılar birazcık daha fazlaydı. Özellikle 2008’de yürürlüğe giren 5737 sayılı kanundan sonra vakıfların faaliyet ve hareket alanları genişledi, rahatladı. Önceden her şey Ankara'nın müsaadesi, onayına bağlı olmaktan çıktı, bir rahatlama oldu. Buna birçok örnek verebiliriz. Mesela, 2008‘den önce bir vakıf bir gayrimenkul satın alacaksa, amacı doğrultusunda kullanmak veyahut gelirinden istifade etmek için, buranın ekspertizini yaptıracak, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne başvuruda bulunacak, Müdürlük elemanları “Bu vakfın menfaatine midir, değil midir?“ inceme yapacak, raporunu düzenleyecek, Ankara'ya gidecek, Genel Müdürlük konuyu inceleyecek, uygun görüyorsa Genel Müdürlüğün bir üstü olan Vakıflar Meclisi'ne sunacak, Vakıflar Meclisi'nden karar çıkacak karar çıktıktan sonra vakıf mahkemede dava açacak ve ancak bunların sonucunda vakıf bir gayrimenkulü satın alabilir.

Anlattığım süreç en az beş, altı aylık bir süre gerektiriyor ve bu enflasyonist ortamda gayrimenkulün değeri değişiyor, satıcının vazgeçmesi söz konusu olabiliyor vesaire ama 5737 sayılı kanunla yapılan düzenlemeyle vakıf yönetimi, Genel Müdürlüğüne, şuraya, buraya müracaat etmeden bağımsız şekilde, bir ekspertiz eşliğinde, “Ben şu taşınmazı satın alacağım kaç para ediyor?” diye değer tespitini yaptırdıktan sonra o değerin üstünde olmamak şartıyla gidip tapuda da vakıf adına satın alabiliyor.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta; Vakıf, tapu işlemi yapıldıktan sonra, bir ay içerisinde Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bildirimde bulundurmak zorunda. Aynı şekilde kültür amaçlı bir vakıf, kültürel kitaplar basmayı düşünüyorsa, tamamen ücretsiz dağıtma imkânı yok. Maliyet fiyatına satmak üzere bir iktisadi işletme kurup, bunu yapabiliyor. Bunu yapabilmesi için vakfın vergi muafiyeti alabilecek şartlara haiz olabilmesi gerekiyor. Bugünkü rakamlarla yuvarlak söylemek gerekirse varlığının en az bir milyon Türk Lirası civarında olması, bağış dışı gelirlerinin en az 80 bin TL ve üzeri olması ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün izin vermesiyle bir iktisadi işletme kurabiliyor.

2008’den sonra vakfın yönetim kurulu amaçlarını gerçekleştirmek için kuracağı iktisadi İşletmesinin yönetmeliğini hazırlayıp, ticaret siciline tescil ettiriyor ve bir ay içerisinde Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bildirimde bulunuyor ve bu kısa sürecin sonucunda işletmesini hayata geçirebiliyor.

Buna benzer birçok düzenleme oldu. Dolayısıyla vesayet sayılabilecek hususların büyük bir bölümü 2008’den sonra kaldırılmış oldu. Vakıf yönetimleri daha rahat hareket edebilme imkânına sahip oldular.

Vakıfların ellerinde bulundurdukları imkânlara göre işleyişlerini ne şekilde değerlendiriyorsunuz?

Süleyman Dinç: Şimdi bilindiği üzere, kısa bir tanımlama ile vakıflar bir mal topluluğudur, derneklerse insan topluluğudur. Yani vakıflar belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere, belirli bir malı tahsis ettirme şeklinde tanımlanabilir.

Ancak tarihsel süreç içerisinde sivil toplum kuruluşları çeşitli müdahalelere maruz kalmıştır. Mesela 12 Eylül oldu ve hiçbir vakıf kapatılmadı ama bütün dernekler kapatıldı. Sonuç olarak ne oldu? Artık dernek kurmak isteyenler, “vakıf daha güvenceli, kapanması daha zor” düşüncesiyle dernek kurmayı düşünen birçok kişi vakıf kurmaya karar verdi. Dolayısıyla vakfın felsefesinde sapmalar olmaya başladı. Yani asıl amacı, faaliyetleri derneklere benziyor ama ismi vakıf şeklinde bakıldığında, işleyişi derneklere benzeyen birçok vakıf ortaya çıktı.

Günümüzde Türkiye'de 1926’dan sonra Türk Medeni Kanunu'na göre kurulmuş 5000 civarında kurulmuş vakıf var. Bunların yaklaşık 1000 tanesi devlet eliyle kurulan vakıflardır, yani Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakıfları, Çevre Koruma Vakıfları, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları, Yunus Emre Vakfı ve en son kurulan Maarif Vakfı gibi. Özel kanunlarla kurulmuş vakıflar vardır ama bunların arasında bakıldığında tam olarak vakıf ruhuyla örtüşmeyen uyuşmayan vakıflar vardır. Yani sonuç olarak şu anda Türkiye'de tanımına uygun 4000 civarında vakıf vardır. Bunların bir kısmı da istihdam ve işçilere yardım vakıflarıdır. Bu kuruluşlar sandıklar şeklinde teşkilatlanmış 1967’de yapılan Medeni Kanundaki değişiklikle bunları da vakıf olarak adlandırılmaya başlanmıştır ve bu şekilde de 150-200 kadar da vakıf vardır.

Bunun dışındaki vakıflar, dediğimiz gibi mal topluluğu olduğu için aslında kuruluşunda, kuruluş nedenini gerçekleştirebilecek bir malın tahsis edilmiş olması gerekiyor. Bunun takdir yetkisi de bu vakfın tesciline karar veren Asliye Hukuk Hâkiminin kanaatindedir ve kendisi “bu tahsis edilen mal varlığı yeterlidir” derse o vakit vakfın tescil edilmiş olur.

Yani biraz önce de bahsettiğim gibi ismi vakıf olan fakat vakfın gerçek tabiatına çok yakın olmayan vakıfların kuruluşta yeterli mal varlığına sahip olmadığı için vakıf kurulduktan sonra da faaliyetleri beklenilen düzeyde olmuyor. Yani gelecek yardım ve bağışlara bağlı faaliyette bulunması büyük bir bölümü bu durumda maalesef.

Yani kuruluşta yeterli mal varlığı yok kurulduktan sonra gelecek bağış ve yardımların belli bir amaca tahsis edilmesi şeklinde bir uygulama var. Yani kuruluşta yeterli mal varlığını tahsis eden ve bağış ve yardıma ihtiyaç duymadan faaliyet gösteren vakıf sayısı çok az. Mesela Türk Eğitim Vakfı gibi Yani kuruluşta bir sürü nakit mal varlığı vakfedilmiş bunların kira geliri faiz geliri o vakfın süreklilik sağlayabilecek faaliyetinin finansmanını sağlıyor. Buna benzer vakıf sayısı Türkiye'de çok az.

Vakıf Müessesesi İslam hukuku ile tüzel kişilik kazanmış bir kurum. İslam hukukunda önce bir gayrimenkulü ortaya koyacaksın ondan sonra cami mi, çeşme mi, kütüphane mi, okul mu hangi hizmeti yapabiliyorsan o bünyede yapacaksın. O binanın her türlü giderini karşılayabilecek gelir kaynağı gayrimenkulü de ortaya koyacaksın ancak bu şekilde bir yapıya sahip olunduğunda bir vakıf kurulabiliyordu.

1926’dan sonra kabul edilen medeni kanundan sonra “ki malum, İsviçre Medeni Kanunu ile paralel bir kanundu” bununla birlikte vakıf kavramının içi birazcık boşaltıldı. Bir malın belli bir hizmete tahsis edilmesi, şeklinde içi boşaltılmış bir tanımlama oldu. Bakın, İslam Hukukunda vakıf deyince Allah rızası için en sevdiğin malı yaratılmışın hizmetine sunma, yani Allah'ın mülkü şekline getirme gibi bir tanımlama vardır.

Aslına bakacak olursanız 1926 Medeni Kanununda Vakıf kelimesi de yok “tesis” olarak geçiyor. Bu nedenle 1967’ye kadar Türkiye'de kurulan vakıfların hukuki ismi vakıf değil tesistir. 1967’de 900 sayılı Medeni Kanun’da yapılan değişiklikle “tesis” kavramı tekrar “vakfa” dönüştürüldü. 1926 - 1967 arası böyle bir ara dönem de yaşandı. Gerçi bu dönemde kurulan kuruluşların sayısı da çok azdı. Tabi, Türkiye savaştan yeni çıkmış, imkânların olmaması, mal varlığı olan insanların neredeyse olmaması sebebiyle çok mahdut sayıda tesis “yani vakıf” oluşturulmuş. Dolayısıyla, zaman içerisinde bu sapmalar var.

Soruya gelecek olursak, bir şekilde sağlıklı faaliyette bulunan vakıflar, biraz önce ifade ettiğim gibi yeterli mal varlığına sahip olan vakıflar, daha düzenli, planlı bir şekilde kamunun yükünü azaltıcı faaliyetlerini kendi öz kaynakları ile yürütüyorlar. Fakat belirlenen “asgari” mal varlığı ile kurulan, kurulduktan sonra yapılan bağış ve yardımlarla faaliyet göstermeye çalışan bazı vakıflar var ki onlar da bayağı toplumda kamu yükünü hafifletecek etki yapabilecek bir şekilde. Yani kendi öz varlıkları yeterli değil fakat tüzel kişilik kazandıktan sonra rağbet görmüş. Vatandaşlar hatırı sayılır katkıda bulunmuş ve elde ettikleri bu imkânları da sosyal yardımda, eğitimde ve benzeri çalışmalarda kullanmış birçok vakıf da var.

Bunlara mesela Lösemili Çocuklar Vakfı örnek verilebilir. Kuruluş varlığı yeterli değil ama millet rağbet göstermiş, etkinlikleri toplumun hoşuna gitmiş ve toplum da yardımda bulunmuş. Onlarda aldıkları yardımları vakıf amaçları doğrultusunda ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak konusunda güzel faaliyetlerde bulunmuşlar. Bu tip birçok vakfımızda bulunmaktadır.


Peki, vakıf kurmak isteyenlere bu konu hakkında oldukça tecrübe sahibi olan biri olarak tavsiyeleriniz nelerdir?

Süleyman Dinç: Şunu söylemek lazım tabii geçmişi bilmeden geleceği yönlendirmek pek sağlıklı olmuyor. Şimdi bu 28 Şubat sürecinde vakıf kurmayı zorlaştırmak için sosyal yardım amacıyla bir vakıf kuracaksanız 300 bin TL'lik bir mal varlığının olması gerekiyor. Aynı şekilde eğitim amaçlı bir vakıf kuracaksınız en az 600 bin TL bu vakfın içinde sağlık da olacaksa en az bir milyon TL’lik kuruluş mal varlığının olması şart koşulduğudur.

Buradaki asıl amaç şuydu: Vakıf kurulmasını zorlaştırmak, engellemek yani bir Sivil Toplum Örgütü oluşumunu olumsuz düşünceler doğurması niyetiyle yapılıyordu diye düşünüyorum.

5737 dediğimiz yeni Vakıflar Kanunu 2003 ile 2008 arasıdır. İşte bu yıllar arasındaki komisyon çalışmalarının başkanlığını ben yürüttüm. Bu noktada yoğun bir çalışmamız olmuştur. Buradan hem ülke içerisinde vakıf kurmayı kolaylaştırmak hem de ülkede belirli bir standardı yakalamak düşüncesiyle hareket ettik.

Şöyle düşündüm, dedim ki; her ne kadar vakfın yeterli mal varlığının olup olmadığını sonuçta takdir yetkisi medeni kanuna göre yetkili asliye hukuk hâkiminin yetkisindeyse de. Misal verilecek olursa Türkiye'de Güneydoğu'dan bir hâkim vakfın kurulabilmesi için 10.000 TL'lik bir kuruluş bedelini onay veriyor. İstanbul, İzmir gibi biraz daha yaşam standardının yüksek olduğu maddi gelir sahibi insanların çok olduğu yerlerde hâkim bu yapıyı göz önüne alarak 100.000 TL‘yi de uygun görmeyebiliyor. Dolayısıyla bir vatandaş gidip Hakkâri’de 10 bin TL'ye bir vakıf kurabilir fakat İstanbul'da, İzmir'de 10 bin TL’ye vakıf kuramıyor bunun gibi dengesizlikler oluyordu.

Biz dedik ki asgari kuruluş mal varlığını tespit etme yetkisi Vakıflar Meclisine ait olsun çünkü bu yapı diğer vakıflardan da temsilcilerin bulunduğu karma bir yapıdır. 15 kişi; genel müdür, genel müdür yardımcıları ve hukuk müşaviri, devlet tarafından atanan vakıflar konusunda uzman beş kişi; üçü yeni vakıfların seçtiği temsilciler, biri azınlık cemaat vakıfları temsilcisi, bir de mülhak vakıfların seçtiği bir temsilci 15 kişiden oluşan bir üst karar organı Vakıflar Meclisi'ni oluşturmaktaydı.

Bunun akabinde 2008 den geçen yıla kadar 50 bin TL, asgari kuruluş mal varlığı olarak belirlendi. Şu anda da 60 ya da 65 TL civarındadır, bu Vakıflar Meclisi'nin belirlediği miktardır. Tabii bu asgari kuruluş mal varlığıdır yani bir kişi Hakkâri’de de 60 bin TL’nin altında bir vakıf kuramaz. Aynı şekilde İstanbul'da da kuramaz ama amaçlarının genişliğine göre bu tahsis edilen mal varlığının yeterli olup olmadığı yine hâkimin takdiri ve yetkisindedir. Dolayısıyla 2008 den sonra vakıf kuruluşu biraz daha kolaylaştı. Hem kuruluş mal varlığı açısından hem de standartların kanunda belirlenmiş olmasındandır.

Bu anlattıklarınızın dışında vakıf kurmanın başka püf noktaları var mıdır?

Süleyman Dinç: Şimdi şöyle ki Yargıtay'ın bir şartı var. Yargıtay hâkimlere tabi ufuk açıyor ve “Vakfın kuruluş varlığı başlangıçta hiç olmazsa amaçlarının bir bölümünü gerçekleştirmeye yeterli olması gerekiyor diyor.”

Kurulan vakıfların senetlerine baktığımız zaman amaçlar çok geniş yani başlangıçta ortaya koyduğu kuruluş bedeli ile gerçekleştiremeyeceği amaçlar ortaya koyabilmek telaşındalar fakat bu noktada yeni getirilen kolaylıklarla birlikte Yargıtay Mesela şunu söyleyebiliyor “Bu vakıf ortaya koyduğu kuruluş bedeli ile hiç değilse 12 yıl burs verebilir” diyerek vakfın kuruluşuna müsaade edebiliyor. Yani amaçları geniş tutup ilerde vakıfta gerçekleştirme ihtimali bulunan şeyleri de en başta vakıf senedine koymakta fayda var. Çünkü vakıf kurulduktan sonra dernekler gibi değil. Vakfın senedinden, vakıf kuruluş anında, kurucuların iradesi dışında sonradan yasaların zorunlu kıldığı hususlar dışında değişiklik yapılamıyor.

Yani ileride kurucular iradesi gerçekleştirdikten sonra vakıf farklı şeyler yapmak isterse mesela; hastane maddesini eklemeyi unutmuşum daha sonra ekleyelim deme lüksleri yok çünkü bu noktada Yargıtay devreye giriyor ve diyor ki “Kurucuların kuruluş anındaki iradeleri esastır, sonradan Kanuni bir zorunluluk olmadan değişiklik yapamazsınız” diyor.

Onun için vakıf senedini hazırlarken iyi düşünmek lazım, geleceğine yönelik düşünceleri göz önünde bulundurmak lazım ama derneklerde öyle değil. Dernek kurarsın, dernek tüzüğünü genel kurul toplantısında istediğiniz her zaman değiştirebilirsiniz.

Vakıfların işleyişi konusunda bürokratik engeller var mıdır?

Süleyman Dinç: Biliyorsunuz vakıfların işleyişi vakıf senedine göredir. Medeni kanunumuza göre tüzel kişiler, organlar vasıtasıyla temsil edilir. Şimdi siz vakıf senedinde vakıf organlarının oluşumunu düzgün bir şekilde tasnif ederseniz ve yetkilerini iyi bir şekilde belirlerseniz ileride herhangi bir sorun yaşamazsınız.

Bildiğiniz gibi derneklerde işleyiş bu vaziyette değildir. Bir yönetim kurulu olması gerekiyor, bir denetleme kurulunun olması gerekiyor, bir genel kurulunun olması gerekiyor. Oysaki vakıflarda böyle değildir. Vakıf senedinde belirtilmek kaydı ile istediğiniz kadar organ oluşturularak amacınızı gerçekleştirmeye yönelik hareket edebilirsiniz.

Yani sonuç olarak vakıf senedini oluştururken organların vakıf içerisinde bürokratik engeller oluşturmayacak bir şekilde meydana getirmeniz oluşturacağınız vakfın menfaatinedir. Yani diyelim ki vakfın çok menfaatine olacak bir yer satın alacaksınız o vakit vakıf içerisinde bürokratik bir yapılaşma meydana getirdiyseniz vakıf senedi ile o vakit çabuk hareket edemeyebilir, çeşitli fırsatları kaçırabilirsiniz.

Yani vakfı kuran kişiler bilinçli bir şekilde vakfı kuruyor ve vakıf senedinde organları iyi bir şekilde oluşturuyorlar. İleride bir sorun yaşamazlar fakat bunun dışında çeşitli nedenlerle gereksiz organlar oluşturarak vakıf içerisinde bürokrasi oluşturursanız kendi bacağınıza sıkmış olursunuz diyebiliriz.

Vakıf kurulurken bu tip hatalara düşülmediği takdirde vakfın işleyişi konusunda herhangi bir bürokratik engel yoktur. Daha önce de bahsettiğimiz gibi önceden oluşturulmuş bürokratik engeller birçok düzenlemeyle kaldırılmış, vakıfların en rahat şekilde işleyebilmeleri ve kurulabilmeleri için vakıflara gerekli kolaylıklar sağlanmıştır.

Bunlara bir misal verecek olursak; mesela bugün beni büyük bir vakıf aradı, müze açmak istiyorlarmış. Kendilerine dedim ki; vakıf senedinizde var mı? Yani müze açılabilir ibaresi vakıf senedinizde bulunuyor mu? Şeklinde kendilerine sordum. Baktılar ki vakıf senedinde yok, dolayısıyla bahsettikleri müzeyi yapma ihtimalleri de yok.

Buna rağmen Müzeyi kurmaları halinde müze ile ilgili harcamaları tazmin etmek durumunda kalınabilir. Hayır işi yapayım derken olmadık sonuçlarla karşılaşabiliriz. Hem de görevinizi kötüye kullanmış olursunuz.

Dolayısıyla vakıflarda dikkat edilecek şey; vakıf senedinin bir nevi vasiyetname gibi ileride olması muhtemel faaliyetler göz önünde bulundurularak vakfın yönetim şekli, amaç ve faaliyetlerini güzel bir şekilde düzenlemektir. Böyle işlediği takdirde o vakıf ilerde herhangi bir sorunla karşılaşmaz.

Misal olarak, burs veren bir vakıf düşünelim. Bunun yetkili organı, vakıf burs verme faaliyetini, vakıf yönetimine vermiş ise Yönetim Kurulu istediği kişiye istediği şekilde burs verebilir. Bu noktadaki engel ne olabilir?

Devlet diyor ki devletin verdiği bursun üzerinde bir burs verecek olursan stopaj yapman lazım, gelir vergisi stopajı yapman lazım. Bunun dışında hiçbir sınırlama yok.

Bu noktada şunu belirtmek gerekiyor bizim tavsiyemiz üniversite öğrencilerine burs verileceği zaman mutlaka adli sicil kaydının alınmasıdır. Neden? Kişinin adli sicil kaydını almadan burs veriyorsunuz daha sonra o kişi terör örgütü mensubu çıkabiliyor. Dolayısıyla siz bilmeden direkt olarak bir terör örgütünün elemanına farkında olmadan burs vermiş oluyorsunuz yani o terör örgütünü desteklemiş oluyorsunuz.

Daha da vahimi hayır için kurmuş olduğunuz bu faaliyet, bu terör örgütü ile organik bir bağ içerisinde mi değil mi şeklinde bir sorunla karşı karşıya kalabiliyor.

Yani sonuç olarak vakıflardan vakıf yönetiminin bu gibi dikkatsizlikleri dışında vakıfta bir sorun oluşmaz.

Bazı sivil toplum örgütlerinde içeriye giren fazla parayla birlikte bozulmalar da olabiliyor. Siz bu tip bozulmaları vakıflar içerisinde gözlemlediniz mi?

Süleyman Dinç: Bizim şu andaki hukuk mevzuatına göre vakıflar, belli bir malın belli bir amaca tahsis edilmesi, bu şekilde soyut bir tanımlama ile yapılmış. Dolayısıyla vakfı şu bu maksatla kurmuyorlar, diyor ki; hayır yapacağım, hayır duygusu var inancından kaynaklanıyor. Ailesinden kaynaklanıyor, bunu kurumsallaştırayım diyenler de var. Kişi bu içindeki hayır duygusunu belirli bir malı belirli bir rızayla tahsis etmek şeklinde yapmıyor. İnsanlara yardımcı olma hayvanlara yardımcı olmayı da Allah rızası için düşüncesi ile yapıyor.

Türkiye'deki vatandaşlarımızın çok büyük bir çoğunluğunun vakıf kurmasının temelindeki yatan sebep Allah rızası için bir hayırda bulunmaktır. Fakat tabii ki bu demek değildir ki bütün vakıfların temeldeki kuruluş amacı budur.

Sağlık amaçlı, sosyal amaçlı, eğitim amaçlı, çevre amaçlı birçok vakıf da var.

Sonuçta insan unsurunun olduğu her yerde yanlışlıklar oluyor. Zaten vakıf kurmanın bir sebebi de müesseseleşmektir, şeffaflık, dış açıklıktır.

Vakıf oluşturmada veya dernek oluşturmada aslolan nedir? Temel olarak olanları maddi anlamda destekleri kayıt altına almaktır, denetlenebilir vaziyete getirmektir ama buna rağmen yanlışlıklar olmuyor mu oluyor.

Tabii buradan vakıflara destek olan vatandaşlara da bir görev düşüyor, o da bilinçli bir şekilde bu vakıf ve derneklere bağışta bulunmalarıdır. Nasıl bilinçli olarak bağışta bulunur bir kişi? Makbuz karşılığı tabiki ama bu makbuzları almadan bağışta bulunan insanlar olabiliyor bu şekilde bağışta bulunmamalıyız. Çünkü sonuç olarak sizin aldığınız makbuz üzerinden o vakıf ve dernekler denetlenebilir. Makbuz almadığınız takdirde kayıt dışı bir para karşınızdakilere vermiş oluyorsunuz. Bu da tabii ki sıkıntı verici durumlar oluşturabiliyor.

Bu son günlerde ortaya çıkan olaylara misal olarak; kişi kurban keseceğim diye vatandaştan para alıyor. Kurban kesilmediği gibi bu para çok ayrı işlerde de kullanılabiliyor. Bu nedenle halkın bilinçli ve neye bağışta bulunduğunu biliyor olması gerekmektedir. Bunun için de mutlaka kayıt nizamına uyulması gerekmektedir.


Benim soracaklarım bu kadar senin ekleyeceğin bir şey varsa alırım.

Süleyman Dinç: Sonuç olarak vakfetmek insanların insanları sevmesi sonucudur çünkü bakıldığı zaman mal canın yongasıdır derler tabi ne kadar doğru bilinmez. Fakat bu açıdan bakacak olursak kişiler belki de en kıymetli şeylerini toplumun hayrı için vakfediyorlar.

Vakıflar toplumsal adaletin sağlanabilmesi için son derece önemli enstrümanlardır ve bu enstrümanların son derece adaletli bir şekilde kullanılması gerekir ki sosyal adalet denilen şey gerçekleşebilirsin.

Vakıf kavramını anlayan, bilen bir toplumla çok daha iyiye, ileriye gidebileceğimiz mutlaktır fakat bu değeri anlayabilmek her insana nasip olmamaktadır. Umarız her insana bu güzellik nasip olur.

Alparslan VARER ÜNALAN

Share on Google Plus
    Blogger Heabıyla Yorum
    Facebook Hesabıyla Yorum

0 yorum :

Yorum Gönder