TEMA Vakfı Kurucusu ve Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ile Sohbet

 :
TEMA Vakfı kurucusu ve onursal başkanı, Erozyon Dede, bizim Hayrettin babamız, Hayrettin Karaca ile Yalova'daki arboretumda görüşmemizi yaptık. Son derece misafirperver ve samimi bir havada, sorularımızı cevaplayarak bizi geçmişe ve bu güne dair aydınlattı.
    Ziyaret ettiğimiz her kişiye sorduğumuz gibi ona da aynı soruyu sorduk. Tabiat adına yaşamı kolaylaştırmak ve devamlılığını sağlamak adına yaptığınız bunca çalışmaları yüreğinizde neyi hissederek yapma kararı aldınız?
    Bu soruyu yaşamından yola çıkarak cevapladı. Ailesinin ne derece toplum adına verici bir şekilde onu yetiştirdiği ve bu terbiye ile yetişen herhangi bir insanın dahi haliyle topluma, yaşama karşı kayıtsız kalamayacağına vurgu yaptı.
    Henüz çocuk olan Hayrettin Karaca kurtuluş savaşı zamanında toplumumuzun tam bir dayanışma içinde olduğunu, komşuluk ilişkilerinin ne derece hassas, bir o kadar da sağlam temeller üzerine oturduğunu üzerine basa, basa bize aktardı.
    Karaca: Artık toplum ülkenin sorunlarına sahip çıkmıyor gibi bir intiba var sende, doğru. Bu nerden oldu, bu kültür değişti. Kültür ve dil kadar değerli bir miras yoktur. Bak sana biraz gençliğimden çocukluğumdan bahsedeyim.
Ülke olarak kurtuluş savaşının getirdiği yıkımla çok fakirdik ama açımız yoktu, mümkün değil aç kalman. Nasıl? Komşuda pişer komşuya düşer. Komşusu aç yatanın yediği helal değildir. Malları olmayana borcu vardır. (Aslında bildiğimiz bu sözleri yaşayan birinden duymak insanın milli duygularını kabartıyor.)
Ben altı yaşına gelmişim ve benden iki yaş küçük iki kardeşim daha var. Anacım sabah beni kahvaltıyla doyurur, "Ayağımın altında dolaşma hadi git oyna evladım." der beni oyuna salar ve mahalledeki çocuklarla oynarız.
Ne güzeldi hiçbir araba tarafından çiğneneme tehlikesi yok. Ama bana ayakkabı giydirmezdi hadi git oyna derken, çünkü bütün mahalle çocuklarının ayakkabısı yoktu. Kültürü görüyor musun sen? Zenginlik diye bir şey, böbürlenme diye bir şey yoktu ve böyle bir şey yapmanda mümkün değildi.
Bazen beni anacım çağırırdı ve "Git komşulara haber ver yarın fırın yanacak gelen ekmek pişirsin isterse."  bizim bahçede bir kerpiç fırınımız vardı, on günde, on beş günde bir yanardı ve mahalleli gelir ekmeklerini yapardı. On, on beş gün arayla ekmek yapılırdı çünkü bir ekmek on gün on beş gün dayanırdı. Sonra, o ekmeği kestiğinde mis gibi doyamazsın kokusuna, yemesi ayrı kokusu ayrı, hey gidi hala burnumda.
    Bazen de çağırır "Aç avucunu!" der, üzerine bir havlu kor üzerine sımsıcak bir yemek, "kapaklı kuşane derdik". "Karşıda bir ihtiyar var, seni oraya göndereceğim." Karşımızda komşu anne dediğimiz bir teyze yaşardı, aramızda bir çayır var on beş, yirmi metre sonra onun evi var. Yaşlı zor yürüyen bir nine komşu anne, bana komşu anneye yemeği götür diye seslice söylemez  fısıldar gibi söylerdi. “Al bunları komşu anneye götür.” Komşu annenin odununu kim alır, evine ekmeği kim götürür? Bunları kimse bilmezdi.
    Dinlerken derin bir iç çekip özenmeden, "Nerede o günler?" demeden dinlemek mümkün değil. İnsanın dinlerken gözleri doluyor, burnunun direği sızlıyor. Mübarek Hayrettin Babada öyle bir anlatıyor ki, kendi de o günlere gidiyor bizi de o günlere götürüyor.
   Devam etti Karaca: İşte bu bir kültürdür, aç kalmak yasaktır, kalamazsın aç, mümkün değil. Bu gün ise ne olduğu belli dahi olmayan bir kültür hakim. Nasıl bu günlere geldik nasıl çocuklar yetiştirdik ya da çocuk yetiştirdik mi? Yoksa "Saldım sokağa devlet kayıra." mı dedik. Zaman kayalara vuran sert dalgalar gibi aşındırmış, yozlaştırmış, yorun tutturmuş kimi insanlarımızın zihinlerini, yüreklerini. Öylesine ki doğruyu yanlışı görmez, çocuklarına da gösteremez oluşlar. Bence sorunun temeli burada yatıyor.
    Dur bak bir şey daha anlatayım. Anacım kurabiyeler hazırlanırken bir kuş, kelebek, bir tavşan şekli yapar üzerine üzümler, susamlar kordu. Bizim fırına sığmaz, mahalle fırınına ben götürürüm, büyük çocuğum ya. Sorarım ne vakit geleyim diye? O zaman saat yok, öğlen namazı okununca gel, ikindi namazına kalmadan gel, saatler öyle idi. Çok hevesliyim, o saati unutmam, gelirim eve fırıncının parasını alırım siniyi kafama koyar, giderken beş dakikada giderim gelirken yirmi beş, otuz dakika da gelirim. Artık tavşan mı, kaplumbağa mı hangisiyse, alırım gelirken yolda başlarım yemeye. O yol bitmek bilmez bir lezzet halini alır.
    Bir gün eve geldim, annem yaptığı kurabiyelere bir baktı “Fırıncının çırağı almadı mı? Çırak almamış.” dedi. Dedim “Anne işe gitmiş.” Kızdı ve “Bir daha bekleyeceksin.” dedi. O göz hakkıydı! Bunun üzerine beni annem bayağı azarladı. “Bir daha çırak almadan gelmeyeceksin.” dedi. Çırağın aldığına ben karışamazdım hangi kurabiyeyi isterse alırdı ama o da ben al demeden almazdı kesinlikle. Daha sonra eve dönerim ve annem işimi tam yapmış olmanın sevinciyle “aferin oğluma” der ve beni kucaklardı. Benim çocuğum şöyle olacak, böyle olacak der beni göklere çıkartırdı. Sonra akşam yemekte Babama “Halil senin oğlun ne yaptı bu gün biliyor musun?” Babam “Ne yaptı?”. Annem o gün yaptıklarımı anlatır ve babam “Kalk, kalk gel bakalım.” der yer sofrasından beni kaldırır yanına çağırır “Oooo! Aslan oğlum, paşa oğlum.” der beni alır o da göklere çıkarır. Ben onurlanırım beni geleceğe hazırlarlar, bir paylaşma düzenine beni hazırlarlar, bu kültürü bana işte böyle veriyorlardı.
Sonra iyice bana döndü üzerine bastıra bastıra, "İşte şimdilerde bu öldü, senin üzerine gittiğin, aradığın bu ve doğru yoldasın sakın bırakma unutma sen teksin ve başaracaksın. Bu motivasyonu zihninden asla eksik etme." dedi.
Bu örnekler ve dahası Hayrettin Karacanın neden Hayrettin Dede, Hayrettin Baba gibi sevecen lakaplar kazandığının arkasındaki gerçeği bize göstermektedir.
Hayrettin Karaca "Hayrettin baba" ve benzeri değerlerin kıymetini bilmeliyiz. O sadece bana ve kendi insanına geçmişin bu muhteşem değerlerini aktarmakla kalmıyor uluslararası zeminde de bu birikimleri paylaşıyor. Hatta en son gittiği uluslararası kongrede burada yazılı olan olaylardan sadece birini aktarmış ve insanlar göz yaşlarını tutamamışlar.
İnsanlar saflığı, cana yakınlığı, kendi menfaatinden önce toplum menfaatini kollayan insanları özlüyor. Umudumuz her zaman var ve hep olacak, yarın yine güneş doğacak, belki ısıtacak, bekli ısıtmayacak, ama güneş doğacak.
Sağlık ve huzurla kalın…

Burcu VARER
 Alparslan VARER ÜNALAN


Share on Google Plus
    Blogger Heabıyla Yorum
    Facebook Hesabıyla Yorum

0 yorum :

Yorum Gönder